MİLLİ DURUŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİLLİ DURUŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2017 Pazartesi

SİZİN TÜRK‘LE ZORUNUZ NE ARKADAŞ?


SİZİN TÜRK‘LE ZORUNUZ NE ARKADAŞ?
*

Yahu şunu söyleyin de bilelim,
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
Kıvırmayın şu mevzuya gelelim!
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Atıyor, tutuyor kürsüye çökmüş!
Kimi de dinliyor boynunu bükmüş!
Ne imiş, Türkçülük bölücülükmüş(!)
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
O makamlar size Türk‘ten hediye!
Kazara bilmem ne oldunuz diye,
İkide bir Türk‘le uğraşmak niye?
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Başka bir ırk olsa koruyorsunuz,
Her fırsatta Türk‘e vuruyorsunuz...
Yahu siz bela mı arıyorsunuz?
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Her biriniz Türk‘e atıp tutuyor
İçinizde hangi niyet yatıyor?
Türklük size neden böyle batıyor?
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Türke ve Türklüğe pusu kuran siz...
Ben Türküm diyene karşı duran siz...
Kafa tasçı diye damga vuran siz...
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Türk‘ün bahçesinde ırkçılık kokmaz,
Türk olan kimseyi fırında yakmaz!..
Mum ile arasan bir Hitler çıkmaz!
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
İnsanın aklına birden geliyor!
Aslınız mı başka yerden geliyor?
Bu Türk‘e düşmanlık nerden geliyor?
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Nesiniz arkadaş sizler nesiniz?
Hep Türk‘e çıkıyor sizin sesiniz...
Siz “neseb-i gayrı sahih„ misiniz,
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*


T.C‘yi falanı, filanı geçin,
Niçin kalktı niçin andımız niçin,



İçinde Türk sözü geçtiği için...
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?


*
İyi inceleyin tebanız Türktür,
Ya köyünüz ya da obanız Türktür,
Ananız değilse babanız Türktür!
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Cevap verin hiç konudan sapmayın,
Ümmet-mümmet diye lafı kapmayın,
Bana müslümanlık pozu yapmayın,
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
İslama Türk kadar uyan kim ulan?
Canını ortaya koyan kim ulan?
Onu üç kıtaya yayan kim ulan?
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Türk neden gitmiyor hoşunuza be?
Düşmanlığı vurmuş dışınıza be!..
Türk kadar taş düşsün başınıza be...
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Arif der ki; İki cihan güneşi!
Bakın nasıl tarif etmiş bu işi;
“Kavmini sevmekle kınanmaz kişi..„
Sizin Türk‘le zorunuz ne arkadaş?
*
Ozan Arif
*
18 Ekim 2017...Samsun

* Gaviota-7

Turan görünüyor sisler içinde





Tarifi imkânsız hisler içinde
Seviniyor, coşuyorum şu anda
Turan görünüyor sisler içinde
Yollarına düşüyorum şu anda


Niyet ettim daha yola girmeden
Geçilir mi Nahçivan'ı görmeden
Nahçivan'da bir çay içip durmadan
Bakü'deyim şaşıyorum şu anda


Bakü'de düğümü çözer gibiyim
Sanki İstanbul’da gezer gibiyim
Bakü'yü okşayan Hazar gibiyim
Kabarıyor, şişiyorum şu anda


Can Azerbaycan'da kabaran yürek
Durmaz artık yolcu yolunda gerek
Ver elini Türkmenistan diyerek
Askabat'ı aşıyorum şu anda


Aşkabat’tan çıkıp Taşkent yoluna
Semerkant, Buhara, Özbek eline
Amu-Derya olup Aral gölüne
Dolup, dolup taşıyorum şu anda



Ben tasarken Tacikistan susuyor
Biskek'e varmasam Kırgız küsüyor
Tanrı Dağları'ndan rüzgar esiyor
Tatlı tatlı üşüyorum şu anda


Üşüsem de gidiyorum öteye
Kazakistan yani Alma-Ata'ya
Mazideki gibi binip bir tay'a
Yesi'deyim koşuyorum şu anda


Çünkü Yesi bir mübarek kucaktır
Ana kucağından daha sıcaktır
Ahmet Yesevi'ye ait ocaktır
O Ocakta pişiyorum şu anda


Horasan'ın erleri de pişmişler
Anadolu Rumeli'ye düşmüşler
Onlar bir ışık, bir güneşmişler
Nurlarında ışıyorum şu anda



Nurlarında ışıyorken iste tam
Gam bürüyor yüreğimi yine gam
Doğu Türkistan’ım, Bati Trakya’m
Yaranızı deşiyorum şu anda


Yaralı yaralı gönül yürüyor
Geri dönüp taa Bosna'ya varıyor
Evlad-ı Fatihan şehit veriyor
Mezarını eşiyorum şu anda


Mezar eşmek korkutmuyor beni pek
Ne mezarlar eştim bugünlere dek
Kırım’a, Musul'a, Kerkük'e tek tek
Ay Yıldızı döşüyorum şu anda



Ay Yıldız, örtüsü Kızıl Elma'nın
Arif doruğunda murat almanın
Ülkücü olmanın Bozkurt olmanın
Gururunu yaşıyorum şu anda

Ozan Arif

Ben Altay dağlarından koparak geldim



-Sadık Kemal Tural kardeşimize-
Ben Altay dağlarından koparak geldim
Yüreğimde Türkistan'dan binbir nakış var.
Çok şükür aslım da neslim de belli.
Türküm müslümanım o dağlar kadar.


Dokuz tuğ taşıdım ben, dokuz davula vurdum.
Dokuz evliya gücüyle yürüdüm geldim.
Büyüdü benimle mübarek yurdum.
Ebed-müddet bu devleti ben kurdum.

Nevruz toylarımızda ateşler tutuşturdum.
Orhun'dan, Seyhun'dan, Ceyhun'dan geçtim.
Yol gösterdi kükreyerek bana Bozkurt'um.
Atımla hep yanyana gözelerden su içtim.
Baykal'da da çimdimben, Hazar Denizi'nde de
Toprağıma bağdaş kurup oturdum.

Ben ki Alper Tunga'ya gönül verenlerdenim.
Yurt uğruna dolu dizgin göğüs gerenlerdenim.
Sonra durgun sulara Bismillahlarla.
Kilim seccadesini serenlerdenim.
Yani hem Alplerdenim, hem Alperenlerdenim.

Ben Türkmen'im, Özbek'im, Kazak'ım, Kırgız'ım ben.
Azerbaycan Türkleriyle aynı kandanım.
Kıpçakları, Uygurları aşkla duyanlardanım
Ben ki Tatarlardan, Gagavuzlardan
Çuvaşlardan, Bozkurtlardan, Oğuazlardanım.

Kalem de tuttum çok şükür, kılıç da, gül de.
Güvercin bakışlı sıcak türküler de söyledim.
Anlayan anladı kim olduğumu.
Aman dileyeni sevdim, öfkemi yendim.
Övdü büyük peygamber İstanbul Başbuğumu
Kur'an'la da müjdelendim.

Sevsem gözbebeğim olur ne varsa
Öfkelensem öfkem dağları ezer.
Dilim bazan suların çağlamasına
Bazan da bülbüllerin şakımasına benzer.

İşte bilge Tomyukuk, Kültikin, Bilge Kağan
Hepsi birbirinden daha mübarek
Süzme asaletimin nurdan kefili
İşte Dede Korkut, kaftanı ipek
Soyumun-sopumun bin yıllık dili

Ve Yusuf Hashacib, Mahdum Kulu, Fuzuli
Hepsi de peygamber soyunca asil
Sonra Kaşgarlı Mahmut; gönlüme düşen çemre
Ali Şir Nevai, Gaspıralı İsmail
Şiiri bir bakraç süt gibi Yunus Emre.

Cengiz Aytmatov ki, Cengiz Dağcı ki
Ayın ondördündenden sağılan huzur
Sabir Rüstemhanlı... ruh kadar eski
Ve daha binlerce nur üstüne nur.

Servetim Buhari'nin, Yusuf Hamedanî'nin
Ahmet Yesevî'nin nur servetinden
Güzelliğim, merhametim, şefkatim
Hep Şah-ı Nakşibent hazretlerinden.

Hunlardan, Göktürklerden alıp getirdim.
İpek ipliğimi altın tığımı
Mintanıma minyatürler işledim durdum
Selçuklu çinisine gönül mührümü vurdum.
Osmanlı ebrusuyla süsledim yastığımı
Mustafa Kemâllerle yeni baştan doğruldum.
Kim demiş 75 yaşıma bastığımı.

Yavuz Bülent Bakiler

25 Kasım 2017 Cumartesi

Rauf Denktaş


TURAN - ülkücü

Rauf Denktaş’ın Kıbrıs Sorunu Üzerine Sözleri


Kıbrıs sorunu neden çözülemiyor? Taraflar neden uzlaşamıyor? Annan planında ne oldu?
Kişisel olarak çok şey söyleyebilirim ancak yorum olur. Ben size, hayatını bu işe adamış bir adamın sözleriyle karşılık vereceğim. Çözüm neden olmuyor, neden çözülemiyor? Sorun nerede?
Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları’ndan “Siyaset Okulu” isimli kitapta yazılan söyleşilerden kısa alıntılardır.
**

Müzakere Süreci Neden Çözülemiyor?

Zaman içerisinde iyi niyetle “aman bu mesele halledilsin, halkımız kan vermekten, can vermekten kurtulsun” diye ödünler verirsiniz. “Aman Türkiye’nin başına bela olmaktan kurtaralım artık bu meseleyi hallederek” diyerek iyi niyetle ödünler verirsiniz. Karşı taraf bunları cebine atar, görüşmeler kesilir.
Sonra yeniden başlar ve “verdiğiniz ödünlerden başlamak mecburiyetindesiniz“. Ne için? Çünkü meseleye teşhis konmamıştır. Çünkü meseleyi çözmek için soyunmuş olanların bir art niyetleri vardır. “Zaman her şeyi halleder” diyorlar. Zaman uzadıkça 30 yıllık arşivler açılır. O arşivlere bakarsınız ve meselenin niye halledilmediğini görürsünüz.
Çıkarlar üzerine halledilmediğini görmeye başlarsınız. Adada adalet için değil, kendi çıkarları için uğraştıklarını görürsünüz. Çıkarlar üzerine idare edilen bir dünyada adalet arıyorsanız, adalet bulamazsınız. Hakkınızı koruyacak güçte ve kararlılıkta değilseniz, büyük devletler sizi “sizin dediğiniz asla olamaz ve kabul edilemez” diyerek kendi istedikleri yere sürüklemeye çalışırlar.
Gördüğünüz gibi ABD bugün Irak meselesinde Birleşmiş Milletler’i ayaklar altına alarak (BM kararı çıkmadan kafasına göre operasyon yaptı ve kimse bir şey diyemedi, çünkü büyük güç), Irak’ta masum insanlara gece gündüz bomba yağdırarak işgale direnenleri terörist adderek, “O ülkeye demokrasi götürdük, o ülkeyi bir diktatörden kurtardık” diyebiliyor.
(Bugün gördüğümüz üzerine, Amerika’nın yaptığı bu operasyonlar, demokrasi baharları merkezi otoriteleri sarsmış ve terör örgütlerine; ülkelerin bölünmesine zemin hazırlamıştır).
**

Kıbrıs’taki Mücadele

Kıbrıs’taki Mücadele bilinmiyor belki ama, bağımsızlık için değildi. Enosis içindi. Ve dünyaya verilen mesaj şuydu: Kıbrıs halkı kendi kaderini tayin etme hakkını kullanarak Enosis istiyor. Tek halk varmış Kıbrıs’ta, iki toplumdan oluşan %80’i Rum, %20’i Türk tek bir halk! O çerçeve içerisinde, Kıbrıs’ın geleceğini tayin etme hakkını kendilerinde görüyorlar ve Kıbrıs’ı almak istiyorlar; 1954’te Yunanistan Kıbrıs meselesinin bu formülünü Birleşmiş Milletler’e götürüyor. Ancak o zaman Türkiye uyanıyor ve itiraz ediyor. “Kıbrıs’ta iki halk vardır, iki eşit cemaat vardır. Tek halkın arzusu üzerine Kıbrıs, koloni idaresini değiştiremez. Yunan kolonisini getirmek istiyorlar”.
Mücadele Enosis için başlıyor 1954-55’te; terör 1958’e kadar devam ediyor. 1958’de Yunanistan bakıyor ki Türkiye kararlı, duvar gibi önüne çıkmış. Ya Kıbrıs Türkiye’ye gider, tarihi jeopolitik hakları vardır veyahut da Türk-Yunan savaşı olur. İki NATO üyesi savaşmasın diye ABD araya girer.
İngiltere: Rum-Yunan ikilisine “kaderi tayin hakkı Kıbrıs’ta iki tarafındır, tek yanlı kullanılmaz” der. Taksim formülü (çift Enosis) gündeme gelir. Makaryos katıksız, ödünsüz Enosis der.
**

1960 Anlaşması

Türk köyleri basılır. 33 köyden göç başlar. Şehit sayısı yüzlere tırmanır. Türkiye Taksim’de kararlı azimli duruyor. Yunanistan’ın siyaseti, Kıbrıs’ı Türkiye ile savaşmaksızın almak. Türkiye’nin savaşı dahi göze aldığını görünce diyorlar ki o halde ortaklaşa bir cumhuriyet kuralım, Kıbrıslılar arasında eşit şartlarda. Enosis’i, Taksim’i yasaklayalım. Türkiye bunu kabul ediyor ve 1960 Anlaşması bu şekilde yapılıyor.
** Kıbrıs’ta yapılacak bir anlaşmanın kalıcı olabilmesi için bu dengenin korunması lazım. Bu denge Yunanistan lehine bozulursa, 1960 anlaşmalarında Türkiye’ye verilen haklar kalkarsa, ortada Enosis’i önleyecek hiçbir şey kalmamış demektir.
**

Rumların Kirli Yüzü Ortaya Çıkıyor

1960 anlaşması imzalanıyor, Rum parti liderlerine milis kuvvetler kurma hakkını tanıyor. İçişleri Bakanı, eski Eoka vurucusu Yorgacis’in başkanlığında bir teşkilat kuruluyor: Akritas teşkilatı. Teşkilatın önemli hususu şu, diyor ki: Esas hedef Enosis, ancak katiyen bunu söylemeyeceksiniz. Safha safha açılacağız.
Birinci safha: Silahlı Kuvvetlerimiz hazır olduğunda anayasayı tadil etme safhasıdır. Kıbrıs halkına haksızlıktır ve değişmesi lazım.
İkinci safha: bunu başardıktan sonra eğer Türkler itiraz ederlerse baskı uygulamak. Baskı şiddete dönüşürse süratle Türkleri top yekün sindirmek; öyle ki kimse mücadele dahi edemesin. Türkiye’nin müdahale etme olasılığı var. Hiç merak etmeyin milli güçler ve ABD bunu önler.
**

1974 Kıbrıs Barış Harekatına Giden Süreç

Hangi safhaya geldik? 1963-1974 arasında iç dengeyi bozdular. Bizi küçücük bölgelere hapsettiler. Yolda çıkanları alıp kaybettiler. Direnen varsa toplu mezarlara gömdüler. Ekonomiyi sıfırladılar. Kızılay’la, Kızılay yardımıyla yaşayan bir duruma geldik ama direnişe devam ettik, niye? Çünkü Ankara, milli davadır, garantörlük haklarımızdan asla vazgeçmeyiz, Kıbrıs’ı Yunan’a asla bırakmayız diyor.
Bir avuç Kıbrıs Türk’ü bu inanç içerisinde. Milli davaya, Türkiye’nin jeostratejik davasına, milli davasına öncülük ediyor, cephede vuruşuyor, inancı, güveni, gururu içerisinde görevini yapıyor. Her şeyini ortaya koyarak. Er geç gelecekler, er geç bizi bırakmayacaklar inancı içerisinde tarihi bir direniş.
Ve 1974 oluyor, Yunanistan bakıyor ki Makarios işi uzatmakta! Yunan Cuntasının acelesi var. Halbuki Makarios akıllı davranıyor, sorunu zaman içine yayarak safha safha halledecek. Makarios kralcıdır. Kıbrıs’ı Cunta’ya bırakmaz. Dolayısıyla Cunta Makarios’tan kurtulmak istiyor, bir an evvel darbeyi yapıyor.
/** burada araya gireyim; darbeden önce Kıbrıs Türk’ü İngiltere’ye yollandı. Evini, topraklarını getiriyordun; Rum tarafı sana İngiltere’de iş ayarlıyordu, ev ayarlıyordu. Böylece Türkler azınlığa düşecekti. Akıllıca ama yavaş bir süreçti, cuntacılar buna tahammül edemedi, Avrupa’nın şımarık çocuğu Yunanistan’da aceleci davrandı.**/
**
Türkiye, garantör İngiltere’ye diyor ki; Kıbrıs’taki üslerinizden birlikte göstermelik bir müdahale başlatalım. Etkili olmazsa, ilerleriz, kan akmasın. Darbe hakkımızı kullanmış olalım.
İNGİLTERE HAYIR DİYOR!
Hangi ingiltere? 1963’te uluslararası antlaşmaları çiğnemiş olan, Kıbrıs’ta insan haklarını çiğnemiş olan, masum insanları toplu mezarlara gömen ve anayasaya rağmen “ben meşru hükümetim” diyen İngiliz’in garanti ettiği ortaklık haklarını ortadan kaldırıp Türklere “azınlık haklarını kabul et, etmezsen istediğin yere git” diyen Makaryos’u meşru Kıbrıs hükümeti olarak tanımış olan İngiltere.
Amerikan arşivlerinde ortaya çıkıyor ki İngiltere’nin tutumu şudur: “Kıbrıs meselesinin halli, Kıbrıs’ın yunanistan’a verilmesi ile mümkündür. Türkiye’de gücendirmemelidir”.
**

Türkiye Soykırımı Önledi

Türkiye gelmeseydi Kıbrıs’ta muazzam bir katliam olacağının bilinci içerisindedirler. Geldiği halde katliam olmuştur. Üç dört köyde, arka arkaya, Türkiye oralara gidinceye kadar, bütün köy halkı sivil halk toplanarak kadın, çocuk, çoluk demeden 16 günlük bebekler, birkaç yaşına giren çocuklar, 90 yaşındaki ihtiyarlar dahil kurşuna dizilmiş, toplu mezarlara gömülmüştür. Ve bu dostlar(!), parmaklarını bile oynatmadılar. Çünkü çökmemizi beklediler
(yazı sonunda yorumumu belirteceğim ama şu kadar diyorum; bu soykırımı yapanların sırtını sıvazlayan AB’yi, bu soykırımın ve katliamların karşısında kılını kıpırdatamayan Birleşmiş Milletleri, iki yüzlü şeytan olan Amerika ve İngiltere’yi unutmayın)
**

Meşru Kıbrıs Hükümeti İki Yüzlülüğü

Kıbrıs sorunu nasıl çözülemiyor, başlangıçta belirtmiştim ve cevabı basitti: çözülmesini istemeyenler, Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesi sureti ile meselenin halledilmesini kendi çıkarları açısından tercih edenler “meşru Kıbrıs hükümeti Makarios’un idaresidir” demek sureti ile esas siyasetlerini yürütmüşler ve halen de yürütmektedirler.
Ortaklık cumhuriyetini yıkıp, bütün Kıbrıs’a sahip çıkmak için bunu yapıyorlar. Siz ABD ve diğerleri kendilerine “meşru Kıbrıs hükümeti” dediğiniz sürece bunların bizimle yeni bir ortaklık kurma ihtiyaçları olmaz. Bunların meşru hükümet olmadıklarını, Türklerin hükümetleri olamayacaklarını söyleyin ki Kıbrıs’ın birleşmesi için bize ihtiyaçları olsun.
Bunları söylememekle kalmadılar ve 1992’lerde garantör İngiltere’nin öncülüğü ve desteği ile “meşru Kıbrıs hükümeti” olmayan, sadece bu ismi alıp kaçmış olan, terörist bir idareyi Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’ın tümünü temsilen üye yapma yoluna girdiler.
**

Annan Planı

1964’te ülkede kan akarken, duman varken, silahlar patlarken, açlık devam ederken; 103 köy yıkılıp yakılırken, Türkler küçük küçük bölgelere hapsedilmişken, “anayasa ölmüştür, gömülmüştür” diyen uuluslararası anlaşmaları çiğneyen bir adamı meşru hükümet diye başına taç yapmış olan ABD, İngiltere ve Sovyetler artık meselenin Rumlar için halledildiğini görmüyor muydular? Tabi görüyorlardı bilerek yaptılar. Çıkarları bunu gerektiriyordu.
Annan Planı ile oturup, Annan planı ile kalkıyorlar. 9.000 sayfalık bir planı halkınn önüne koyuyorlar. Halka olmadık yalanı söylüyorlar, aklınıza gelmeyecek kadar para yağdırıyorlar. Yalan yanlış propaganda gece gündüz devam ediyor ve biz; “aman sakın ha, hayır deyiniz, aksi takdirde pazarlık gücünüz elden gider, daha pazarlık yapılması gereken çok şeyler vardır. Biz bile bunların tümünü görmedik” diye feryat ederken son ağırlığı Türkiye de koyuyor. Türk hükümeti “Annan Planı kabul edilebilir, görüşülebilir” deyince halkımıza “evet dediğiniz takdirde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınma yolu açılacaktır ve açacağız” diye tehdit konunca Türk kökenli vatandaşlarımıza özel ulaklarla, telefonlarla “evet demeniz Türkiye’nin lehinedir, Anavatanın istemidir” diye haberler gidince yüzde 65 oyla halkımız buna evet dedi. Bu şartlarda halkın %35’inin hayır demiş olması, milli omurganın sağlamlığını gösterir.
/** önemli bir andıç: bu karaktersizliği yapan, bu söylemleri yayan ANAVATAN zamanında hükümet kimlerin elindeydi? 2004’te referandum yapıldı yani AKP’de. Ülkeyi soyup soğana çeviren, her şeyi babalar gibi satan, yerel üretici ve üretimi bitiren AKP’de… Bazı şeyleri iyi bilin. **/
**

Atatürk ve Kıbrıs

1938’de, Atatürk genç subaylara soruyor: “Yeniden İstiklal Savaşı verecek olsak, işgal altındayız, ikmal yollarımız nelerdir?”
Genç subaylar cevap veriyor; Suriye üzerinden, İran üzerinden yol gösterirler, Irak derler, şu derler, bu derler.
Atatürk haritaya gider, “beyler Kıbrıs’a dikkat ediniz, Kıbrıs düşman elinde ise ikmal yollarınız tıkanmıştır” der.
1965’te İnönü, Kıbrıs Türklerinden oluşan ve yardım isteyen heyete ise şunları söyler: Biz mesuduz, bahtiyarız ki Kıbrıs’ta vatanını korumak için ayağa kalkmış insanlarımız var. Size elden gelen yardımı yapıyoruz (Kızılay ile). Vatan müdafaasında Türk’ün sabrı bittiği yerde başlar. Türk, vatan müdafaasında sabrım bitti diye teslim olmaz. Türk iseniz sabredeceksiniz. Karşınızdaki Yunan ise göreceksiniz, birbirlerine düşecekler”.
**

Erdoğan Burada da Aldatılmış

/** FETÖ, PKK, PYD, ABD, AB tarafından aldatılan Erdoğan yine aldatılmış, şöyle diyor Denktaş: **/
Hatırlayacaksınız sayın Erdoğan Annan planı konusunda Genel Sekreter beni kandırmıştır, aldatmıştır demiştir.

Kıbrıs Sorunu AB Engeli Değildir! Kıbrıs’tan Vazgeçilse Devamı Gelir

Söylediklerimin yayınlanmasını kim yasakladı ben bilmiyorum ama basın yazmıyor (Türkiye ve AB konusunda). Ve bunların çoğu arkadaşım benim. Yüz yüze geldiğimde konuşuyorum, şikayetimi de yapıyorum ama gülüp geçiyorlar. Zannediyorsam patronları siyasetine uygun gelmiyor Kıbrıs meselesinin gerçeklerini söylemek.
Bu halka (Anadolu Türklerine) “Avrupa Birliği’ne girmek için Kıbrıs’tan vazgeçelim mi?” sorusu sorulursa yalan bir soru sorulmuş olur. Çünkü türkiye Kıbrıs’tan vazgeçse de kimse size, Türkiye’ye Avrupa Birliği’ne giriş garantisi vermez , veremez. Yolun ucu yine açıktır.
Yine Ermeni meselesi gelecektir. Yine Kürt meselesi gelecektir. Yine efendim vilayetlere özerklik, bilmem ne meselesi gelecektir. Gelecektir, gelecektir… Dolayısıyla Kıbrıs’ı verirsek yol açılık gibi bir durum yok. Bütün mesele şu Avrupa Birliği’ne girebilmek için hangi hükümetten, hangi üye devletten milli bir davasından vazgeçmesi istenmiştir ki Türkiye’den isteniyor ve niçin Türkiye’den isteniyor Kıbrıs meselesinin halli? Kıbrıs meselesini yaratan Türkiye mi? Devam ettiren Türkiye mi? Rum halâ ilan ediyor, açıklıyor “biz uzlaşma istemiyoruz, biz Avrupa Birliği’ne girmek suretiyle Türkiye’den hak kopartmak niyetindeyiz diyor. Hala bu gerçeği görmüyor mu AB?
Kıbrıs meselesini başlatan, devam ettiren, kan akıtan, anayasayı ayaklar altına alan, uluslararası anlaşmaları çiğneyen, toplu mezarlar açan Rum idaresine bunları hallet öyle gel denmiyor, Türkiye’ye bu söyleniyor. Bunun karşısında Türkiye’nin isyan etmesi lazım, bunu yapamazsınız demesi lazım.
Şimdi durmadan Türkiye’ye Kıbrıs meselesini hallet, Kıbrıs’ı tanıt dediklerinde bir beyaz kitap hazırlanmalıdır. Beyaz kitabın içinde bunların kim oldukları, yaptıkları soykırım anlatılmalı. Kıbrıs’ta eğer Türkiye gelmeseydi, bugün tek bir Türk kalmayacaktı. Türk askeri çıksın, Türkiye çekilsin, kısa bir zaman içinde yine tek bir Türk kalmaz. Mümkün değil, bırakmazlar. Soykrımmış, Ermeni soykırımı. Sen olmamış hikayeyi al, Türkiye’nin önüne koy.
Kıbrıs’ta soykırım var, geliniz toplu mezarları görünüz diyorum, tek bir diplomatı toplu mezarlara götüremedim. Rum kızar diye gelmezler. Ondan sonra otururlar, Lefkoşe’nin Rum kesiminde Kıbrıs hakkında rapor yazarlar. Dolayısıyla bu haksızlık karşısında biz hakikaten milli bir davadan böyle soğuyup vazgeçersek bir şeyler alacağız diye bekliyoruz ve ne alacağımızı da bilmiyoruz. Alıp alamayacağımızı da bilmiyoruz.
En haklı, en güçlü olduğun davada ver Kıbrıs’ı, sonrası çorap söküğü gibi gelir. bu kadar güçlü olduğu bir davayı koruyamayan Türkiye, hangi davasını koruyabilecek? Ve artık Türkiye’den kim, falan davasını dış Türklerin filan meselesini halletmesi için yardım isteyebilecek??
***

Kişisel Yorumum

Kitaptaki Denktaş bölümünü okudum fakat yukarıdaki açıklamalarına baksanız bile bir çok şeyi görebilirsiniz. AKP hükümetinden başlar, Türk diplomasisinin zayıflığına, Avrupa Birliği işinin olmayacağına, AB’ye girmeyi düşünmemiz gerektiğine kadar gider.
Öte yandan sürekli olarak bahsettim  Türkiye’de derneklerin gelirlerinin %82’si yurt dışı kaynaklı. Propaganda, psikolojik savaş gibi konuları ele alırsak ve taa Lawrence’a kadar uzanırsak; STK’ların bazı istihbarat servislerince kullanıldığını görebiliriz.
Sürekli diyordum ki; Türkiye’deki ayrılıkçı terör hareketi ile Kıbrıs’taki Türk karşıtı grupların SÖYLEMLERİ AYNI! Tabi biz bu konuları engellemede zayıf kalıyoruz devlet olarak. Fakat Denktaş bile en basit örneğini Annan Planı dönemine gönderme yaparak vermiş.
Peki neyi planlıyorlardı?
Bugün 8 yıldır adada yaşayan biri olarak söylüyorum ki; Kıbrıs Türkleri ve Anadolu Türklerini birbirine düşürme gayreti içerisindeler. Kıbrıslılar “biz Türk değiliz” deme aşamasına gelmiş, ve bizim Başbakan Kıbrıs Türklerine besleme diyor. Geçmişten, sıfatından utan be!
İşte bunlar planlı, bunlar destekli hareketler. Aşama ağır ağır yürüyor. Denktaş’ın da dediği gibi, süreç uzadıkça; Türkiye vazgeçme noktasına gelecek. Haliyle sahip çıkmalıyız. Kıbrıs bizim davamızdır.
Doğruları ve gerçekleri de hem kendi halkımıza, hem Kıbrıs Türklerine hem de dünyaya anlatmamız gerekir.
***
Öte yandan sinir olduğum bir konu var. Kıbrıs Türklerinin bir bölümü; dillerini, kültürlerini, tarihlerini unutma pahasına Rumlar ile anlaşma yapmak istiyor çünkü işin ucunda AB var. Hatta Türklüklerini reddedecek aşamaya gelmişler.
Dedeleri, nineleri, hatta bir kaç aylık akrabaları SOYKIRIMA amacıyla toplu şekilde katledilmiş ancak hâlâ Rumlar ile aynı yatağa girme, birleşme peşindeler. Rumlar yaptıkları katliamların hesabını vermemişken üstelik. Hatta ve hatta bunlar yaşanmış ve Türk askeri, Kıbrıs Türk’üne adada kendi devletine sahip olma ve kendi bayrağı altında yaşama özgürlüğü vermişken milletvekili çıkıp “Türk askeri tecavüzcü” diyebilecek kadar tarihini unutmuş ve akıl yoksunu olarak davranabiliyor . Dikkate bile alınmaması gereken biri.
**
Birleşik Kıbrıs kurulsa dahi, 1960’a geri döneriz. Bu sefer daha dikkatli yürütürler Enosis planlarını. Hele hele mecliste yaşananlar konusunda Rumlardan hesap sormayı bırakıp her fırsatta Türkleri eleştiren Doğuş Derya gibi vekiller birleşik mecliste varken.
Birleşme olsa dahi en geç 30-40 yıl içinde Türklere karşı ırkçılık başlar çünkü Rum, Ermeni, Yunan milletleri Türk düşmanlığı ile büyütülür. Daha çözüm olmadan Rum tarafındaki Türk araçlarına saldırıları görüyoruz Türk askerinin, Türk iradesinin ve Türkiye’nin garantör olmadığı bir devirde neler yaparlar?
İstenilen belli, süreci uzatarak Kıbrıs Türkü ve Anadolu Türkünü bezdirmek. Birbirlerinden uzaklaşmaları sağlamak, çözüm masasında sürekli olarak Türklerin taviz vermelerine neden olmak.
Bu oyuna gelmeyin!
TURAN - ülkücü

Ebulfez Elçibey

elçibey - azerbeycan
elçibey - azerbeycan

             Adı Ülkesinin Tarihinden Çıkarılmak İstenen Adam: Ebulfez Elçibey

elçibey - azerbeycan

Adını duyamazsınız, birkaç kişi dışında anlatanı, bahsedeni bulunmaz. Hayatını vakfettiği, kanıyla, canıyla kurduğu ve ihtiraslarından sıyrılıp kimsenin yapmadığını yapıp makam, mevki ve kudreti bırakıp sıradan bir insan olarak köyüne döndüğü bilinmez. Hasretinden, sevdasından ve yılmaz mücadelesinden konuşulmaz. Adına destanlar, türküler yakılmaz. Ne ülkesinde ne de kardeş bildiği yaban ellerde heykelleri dikilmez. Az sonra okuyacaklarınız tarih sahnesinden silinmeye çalışılmış bir devlet adamının, bir özgürlük kahramanın hikâyesidir.




Doksanların sonunda Sovyetler dağılmaya başlayınca, ata yurdu Kafkaslar ve Ortaasya’da da Türk hakları hareketlenmeye başlar. Dağılan Sovyetlerin ardılı Rusya Federasyonu, eski Kafkas ve Ortaasya Sovyetlerinin kademeli bir ayrılığını öngörmektedir. Eski Sovyetlerin Ruslara sağladığı ekonomik ve siyasi liderlik görevini ikame etmek amacıyla 1991 yılında Bağımsız Devletler Topluluğu kurulur. Topluluk ile hem Sovyetlerin sonu ilan ediliyor hem de doğu halkları üzerindeki Rus imtiyazı sürdürülüyordu.

BDT, Rusya Federasyonu ve yıkılan Sovyetlerin hukuki yapıları netleşene kadar Sovyet topraklarında ardı ardına yeni ülkeler bağımsızlıklarını ilan ederler. Kazaklar, Özbekler, Türkmenler, Tacikler, Belaruslar ve diğerleri ardı ardına ulusal devletlerini kurarlar. Kafkaslarda da Gürcü, Ermeni ve Azeri halkları dağılan Sovyetlerin ardından ulusal bağımsızlıklarını ilan etmeye girişirler. Sovyet iktidarından yatışan Kafkas halkları arasındaki anlaşmazlıklar bu aşamada yeniden palazlanır. İşte bu karmaşada bir halk kahramanı ortaya çıkar ve çağına imzasını atar. Anlatacağımız onun hikayesidir.

Nahcivan Özerk Bölgesindeki Ordubad bölgesinin Kalaki köyünde, 24 Haziran 1938 günü Anadolulu Mehrinisa ile İranlı Kadirkulu’nun Ebülfeyz Aliyev[1] olarak dünyaya geldi. Elçibey soyadı daha sonra kendisine sevenleri tarafından yakıştırılmış, kendisi de bu ismi kullanarak benimsemiştir. Şah İsmail’e kadar dayanan soyu nedeniyle ailesinde Mir yada Seyid unvanını kullanacak çok kimseler vardı. Ama o maneviyattan çok beşeriyete önem verir. Nahçıvan’daki ilk eğitiminin ardından Bakü Devlet Üniversitesinde Arapça üzerinde yapar. Edebiyattan tarihe, ekonomiden politikaya kadar derin bir yelpazede kitaplar yazar. Üniversite yılları yoğun akademik çalışmalarla geçer. Kırkın üzerinde yazılmış kitabıyla arkasında derin bir külliyat bırakmıştır. 

elçibey - azerbeycan

Üniversite yıllarında milliyetçi görüşleri ile tanışır. Önce Irak ardından da Mısır’da dil eğitimi ve tercümanlık amacıyla bulunur. Ancak Arap ülkelerinde geçirdiği yıllar, dünyanın ve özellikle Arap coğrafyasının aşırı politize olması ile dikkat çekmektedir. Altmışlı yılların başında Mısır’da geçirdiği yıllar süresince politika ile olan bağları iyice artmıştır. Ülkesinin geleceği hakkında zaten yüreğinde kopan fırtınaları artık reel politik söylemlere dökebilmektedir. Mısır’da Sovyetlerden gelen bir Müslüman olarak söylemleri oldukça tepki topluyordu. Mısır’ın o yıllardaki efsanevi lideri olan Nasır, Sovyetlerle ile inişli çıkışlı bir ilişki kurmuş, Batılı emperyalistlerin öngördüğünün aksine Ortadoğu’da Sovyet politikasını aksettirmiştir.

Altmışların sonunda doktora tezinin tamamlayan Elçibey, bir yandan da Mısır’da edindiği politik deneyimleri pratiğe dökmeye gayret ediyor. Arkadaşlarıyla gizli bir milliyetçi örgütlenme kurmaya çalışıyordu. Yetmişlerin sonunda artık iyice artan politize durumu karşısında Sovyet iktidarı önlem almak ihtiyacı duyar. Elçibey bir yıla yakın hapis ile cezalandırılır. Çıktığında politik faaliyetlerini sivil kitle örgütlerine kaydırır. Akademi çalışmalarıyla da eşgüdümlü bir çok dernek ve vakıfın kurulmasında ön ayak olur. Seksenli yıllarla birlikte ülkesinde artan miting ve gösterilerde ön saflarında yer alır. Bir halk cephesi kurulması fikrini ortaya atar. Doksanlara yaklaşan zaman içerisinde bir üniversite hocasından bir halk kahramanına evrilecekti.

1989 yılında “Azad Azerbaycan” sloganıyla hayata geçirilen ilk Halk Cephesi, Sovyetlerin zor günler yaşadığı Baltık Sovyetleri modelinin örnek alınmasıyla kurulur. Halk Cephesi’nin bütün dünyaca tanınmasına neden olan en büyük gösterisi, yüz binlerce Azeri’nin İran sınırına doğru yürümesidir. “Birleşik Azerbaycan” ve “Yaşasın Tebriz-Bakü” sloganlarıyla Sovyet ve İran yönetimleri arasında bölünmüş bulunan Azerbaycan halkı birlik ve beraberlik mesajı verirler. Gösteri çatışmasız bir şekilde biter ama yıllar süren Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesinde İran sınırının karşı tarafından karışık mesajlar gelir. İran Azerileri, Sovyet Azerileri ile bir kader birliğini öngörmüyor gibi görünmektedir.

Öte yandan dağılan Sovyetlerin en büyük mirasçısı Rusya’nın Azerbaycan politikası bambaşkadır. Neredeyse yüzyılın başından beri petrol kenti olan Bakü ve Azerbaycan, Rus ekonomisi için büyük bir önem taşımaktadır. Azerilerinin Sovyet sonrası bağımsızlık mücadeleleri, diğer Sovyet halklarının karşılaştıkları hoşgörü aksine Kızıl Ordu işgaliyle yanıtlanmıştır. 1990 yılının başlarından Kızıl Ordu askeri belki de son kez Bakü’ye çıkmış ve bağımsızlığın Azeriler için hiç de kolay olmayacağını göstermiştir. Elçibey’in yüklendiği sorumluluğun ciddiyeti ortadadır. Azerbaycan bir yandan ülkesindeki Kızıl Ordu varlığı, bir yandan diğer Sovyetlerdekinin aksine iktidarı devretmek istemeyen Azerbaycan Yüksek Sovyet’inin ayak direyişi ve bir yandan da Ermenistan’ın hak iddiası ile Karabağ’a asker yürütmesi ile uğraşmak zorundadır.

Ülkedeki Rus askeri varlığının baskıcılığında Azerbaycan Yüksek Sovyet Meclisi 1991’de seçim kararı alır. Seçimlerde Azeri milliyetçileri, ilk kez mecliste temsil şansı yakalar. Karabağ’ın Ermenistan ile işgali başlamıştır bile. Ancak Elçibey ve ülkesi iç siyasi karışıklıklardan işgal ile ilgilenememişlerdir dahi. Komünist Parti’nin lağvedilmesini isteyen Elçibey, konuştuğu meydanda dövülür. Gerçi hemen ertesi büyük bir yürüyüş ile Elçibey ve Azeri halkı Meclisi işgal etmiş ve bağımsızlığı getirmiştir ama bu Elçibey’in gördüğü bu tepki oldukça dikkat çekicidir. 1991 yılının sonunda yapılan halk oylamasıyla Azerbaycan halkı bu kez bağımsızlığa onay vermiştir. Bağımsızlık, halk oylaması ve cumhurbaşkanlığı seçimleri gibi siyasi tarafların gerilmesine sebep olan işlemlerin arkasından Elçibey, siyasi rakipleri tarafından iktidardan uzaklaştırılır.

Ermenistan askerinin Azerbaycan ordusu karasında durmaksızın yürüyüşü devam etmektedir. Birçok trajik olaya da sahne olan ilerleyişinin siyasi yankıları ile oldukça vahimdir. Ordunun başındaki komutan cezalandırılmak yerine ödüllendirilmiş ve devlet başkanlığına getirilmiştir. Elçibey ve taraftarları Bakü’de gerçekleştirdikleri gösteriler ile yine iktidarı karıştırmıştır. Gösteriler sonucunda iktidarı Elçibey ve Halk Cephesi olmuştur ama Bakü’deki iktidar mücadelesi sırasında Ermenistan işgali alabildiğince vahşetiyle devam etmiştir. Türkiye medyası ayağa kalkmıştır. Gazeteler Birleşmiş Milletler ve Batılı devlet adamlarına postalanmak üzere hazırlanmış metinleri halka dağıtarak, Azerbaycan-Ermenistan savaşına dikkat çekmeye çalışmıştır. Bunca yaşanan sırasında Türkiye Cumhuriyeti konum almakta oldukça zorlanmış, dönemin kısıtlı iletişim ağlarıyla diplomasi yapmaya çalışmıştır. Ancak Türkiye’nin silahlar sahaya inmişken giriştiği bu beyhude konuşma çabasının işe yaramayacağı açıktı. Yaramamıştır da zaten, sorun daha da kilitlenmiştir.

Öte yandan Halk Cephesi’nin iktidarı geri almasından hemen sonrasında gittiği seçimlerde bir sürpriz daha yaşanacaktır. Bakü’deki kanlı oyunun safları arasında birisi daha katılacaktır. Nahcivan Sovyeti’nin başındaki Haydar Aliyev, Azerbaycan Devlet Başkanlığı için adaylığını açıklayacaktır. Türkiye gazeteleri “Aliyev, Aliyev’e karşı” gibi zeka pırıltısı manşetlerle çıkmıştır. Elçibey karşısına bir anda çıkan Haydar Aliyev’in Sovyetler Birliği’ndeki dikkat çekici kariyeri onu Azerbaycan politikasında oldukça ilginç bir konuma koymaktadır. Aliyev, Politbüroya kadar yükselebilmiş yegane Türk’tür ama komünist değildir, Rusların güvenini kazanacak kadar ketum bir kişiliğe sahiptir ama halkının da desteğine sahiptir, Elçibey ile ortak hareket ediyor gibi görünmektedir ama başkanlık için hevesini de gizlememektedir. Aliyev’in siyasi arenadaki egemenliği bu noktadan sonra kendisini hep hissettirmiştir.

Seçimleri kazanan Elçibey 7 Haziran 1992’de Azerbaycan’ın ikinci Cumhurbaşkanı olarak ilan edilir. Mücadelesinde son noktaya geldiğini düşünmektedir Elçibey. Türkiye basınında ise Elçibey’in Türkiye ile olan yakınlığını anlatmak için yapılmadık kelime oyunu kalmaz. Elçibey’e, Türkiye seyahatlerinde, Türkiye ile birleşmeyi isteyip istemediği dışında neredeyse başka sorulmaz. Elçibey, kendi ülkesinde iktidarı sağlayamadan, Türkiye ile birleşmekten falan bahsetmeye başlar. Ermenistan ile süregiden savaş hala bitmemiştir. Savaşın yoğunluğu inişli çıkışlı bir yapı sergilemektedir. Azerbaycan giderek ülkedeki Ermenistan’ın Karabağ işgalini kanıksamak zorunda kalacaktır. Savaş yoğunluğunun düştüğü 1993 yılının ortalarında Özal Elçibey’i ziyaret eder. Özal’ın gelişi ülkede büyük bir sevinç yaratır. Türkiye’nin yanlarında olduğunu bilmek Azerbaycan halkının hasretle aradığı bir duygudur.

Türkiye’nin Azerbaycan-Ermenistan savaşındaki ikircikli yapısına bir örnek vermek gerekebilir. Demirel’in başbakan, Özal’ın ise Cumhurbaşkanı olduğu 1992 yılında iki sağcı liderinin farklı Ortaasya vizyonu Türkiye’nin dış politikasının kısa aralıklarla dalgalanmasına neden olmaktadır. Demirel daha temkinli bir politika ile uzlaşmacı bir tavır sergilemekte iken Özal, atılımcı bir politika ile Demirel’den rol çalma güdüsü içindedir. Demirel’in şahsi çabalarıyla organize ettiği ilk Türk Dili Konuşan Ülkeler Zirvesi’ne Özal katılmamıştır. Yine aynı yıl düzenlenen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü toplantılarında Demirel’in dolaylı bir Azeri-Ermeni buluşması çabaları sonuçsuz kalmıştır. Özal daha sonra hükümetten bağımsız çıktığı Ortaasya turunda hükümetten bağımsız bir dış politika atağı gerçekleştirmeye çalışmış ama Özal’ın bu atağı hem kendisinde hem de Türkiye’de sağlık sorunları ortaya çıkarmıştır.


Kısa bir zaman sonra Özal’ın ölümü Türkiye’nin yine kendi içine çekilmesine ve Azerbaycan Ermenistan savaşının gündemden düşmesine neden olur. Cenazede iki ülke liderini bir araya getirmeye çabaları olsa da Ermenistan’ın sert tutumu bu çabaları sonuçsuz bırakmıştır. Bir yandan da Türkiye’deki Milliyetçi bazı grupların Azerbaycan’a ve Elçibey’e destek olma çabaları Türkiye hükümetleri tarafından ciddiye alınmaya başlar. Hatta durum artık basına kadar sızmış, Türkiye’nin gayri-nizami savaşçılarının Nahcivan üzerinden yeni bir cephe açacakları konuşulmaktadır. Ancak Elçibey’in Azerbaycan’dan çıkarttığı Rus askeri varlığının Ermenistan savaşında ters bir etti yarattığı açıktır. Türkiye’nin yada Azerbaycan’ın olası bir ters askeri yürüyüşü karşısında karşılarında sadece Ermenistan değil Rus askerini de bulacağı konuşulmaktadır. 

Ancak yaşanacakları kimse sezememektedir. Savaştaki başarısızlıklar, ülke siyasetini karıştırmaya devam etmektedir. Elçibey’in Savunma Bakanı Suret Hüseyinov’u görevden alması ise ülkedeki kampların bir kez daha ayrışmasına neden olur. Hüseyinov, Gence’de Elçibey’e karşı isyan bayrağı açar. Elçibey bu noktada inanılmaz bir hata yapar ve Nahcivan Özerk Cumhuriyeti’ndeki Haydar Aliyev’i Bakü’ye davet eder. Aliyev, Bakü’de Elçibey aleyhine politika yürütmeye başlar. Bu arada Elçibey baba ocağı olan köyüne geri döner. Ne yapacağı beklentisi oluşmaktadır ama Elçibey yaklaşık bir on gün kadar suskunluğunu korur. Aliyev ise Bakü’de Meclis Başkanlığına getirilmiştir ve Hüseyinov Bakü’ye doğru yürüyüşe geçmiştir.

Bu noktada ülkede Elçibey’e karşı bir darbe girişimi olduğu açıktır ama Türkiye yine olayları okuyamamıştır. Bir iç savaş çıkacağı endişesi duyulmaktadır ama Elçbey’in arkasında ne rakipleri kadar bir toplum desteği ne de silahlı bir örgüt bulunmaktadır. Elçibey iktidar olduğu zaman boyunca ne ordunun ne de toplumun güvenini kazanamamıştır. Hüseyinov’un Bakü’ye kadar yürüyüşü sorunsuz geçer, her hangi bir direniş ile karşılaşmamaktadır. Meclis Başkanı Aliyev’in tutumu da bu durumda belirleyicidir. Elçibey, on günlük suskunluğun ardından Cumhurbaşkanlığı görevinin başında olduğu ve yakında Bakü’ye gideceğini söylediği bir basın açıklaması yapar. Ancak Aliyev’in planları bambaşkadır.


Aliyev, Hüseyinov’u başbakan olarak ikna ettikten sonra Cumhurbaşkanı seçilir. Elçibey bir iç savaş ihtimalinden çekindiği için bir kez daha Bakü’ye gidemez. Ülkesinde kardeşkanı dökülmesi istememektedir. Elçibey, beş yıla yakın aktif politikadan uzak durur. Kendisine yardımcı olması için Bakü’ye çağırdığı memleketlisi ve adaşı Aliyev, muhalif Hüseyinov’la birlik olmuş ve iktidarı ele geçirmiştir. Zaten iki yıl sonra Aliyev, Hüseyinov’dan da kurtulacak ve ülkede kendi hanedanlığını kuracaktır. Bugün de devam eden Aliyevler dönemi böyle başlamıştır. Elçibey ise bu süre zarfında Nahcıvan’daki baba ocağı ile ikinci vatan bildiği Türkiye arasında mekik dokumuştur. Türkiye’deki bir grup milliyetçinin başarısız darbe girişimi dışında Aliyev’in kendisine karşı gerçekleştirdiği darbeye karşı çıkmamıştır.

Elçibey 1997 yılında yıllar sonra tekrar Bakü’ye gitmiş ve aktif siyasete dönerek Aliyev’e muhalefet etmeye başlamıştır. Birleşik Azerbaycan için çalışmalar yapmış, Türk Hakları Asemblesi’nin başkanlığını üstlenmiştir. Aliyev’in artık tek adam olarak ülkeyi yönettiği bu yıllarda Elçibey eski etkinliğini yitirmiştir. Doksanlı yılların sonunda yakalandığı bir rahatsızlık nedeniyle giderek artan uzunluklarda Türkiye’de tedaviye gelmeye başlamış ve en son olarak 22 Ağustos 2000’de tedavi için bulunduğu Ankara’da vefat etmiştir. Azerbaycan’ın milli kimlik, bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde büyük emeği olan bu değerli bilim insanı, düşünür, yazar ve politikacı ömrü boyunca başarıyı da başarısızlığı da, vefayı da vefasızlığı da görmüştür. Cumhurbaşkanlığı da yapmış, bir köyde sürgün acısı da tatmıştır. Arkasından gelenler neredeye adını tarihten silmeye kalkmış iseler de hem ülkesinde hem de vatan bildiği ülkemizde kulaktan kulağa nesilden nesile hikayesi aktarılmaya devam etmektedir. En azından küçük bir azınlık tarafından olsa da.
elçibey - azerbeycan

22 Kasım 2017 Çarşamba

HACI BEKTAŞİ VELİ


Hacı Bektaş-ı Veli

Mutasavvıf

Doğum
1210
Nişabur, İran
Ölüm
1270
Kırşehir
Diğer İsimler
Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata
Mutasavvıf (D. 1210?, Nişabur - Ö. 1270, Sulucahöyük - Hacıbektaş / Kırşehir). Tam adı Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olup, ölümünden sonra Hacı Bektaş-ı Veli diye anılmaya başladı. Diyar-ı Rum (Anadolu)’un büyük evliyasındandır. İlk bilgilerini Ahmet Yesevi’nin halifelerinden olan Şeyh Lokman-ı Perende’den aldı. Muhtemelen Cengiz Han istilası nedeniyle kardeşi Menteş’le birlikte Horasan’dan gelerek Anadolu’da önce Amasya, Kırşehir ve Kayseri’ye, sonra da Sulucahöyük (Hacıbektaş)’e yerleşti. Öteki Türkmen şeyhleri gibi Hacı Bektaş’ın da kendisine bağlı bir aşiretle birlikte Yesevilik ve Kalenderilik’in karışımından oluşan Haydarilik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu’ya geldiği tahmin edilmektedir. Hacı Bektaş, Anadolu’da yeni bir tasavvufi çevreye girmişti. Bacıyân-ı Rûm (Anadolu’da Bir Kadın Kuruluşu)’dan olduğu söylenen Hatun Ana’yı kendine evlat edinmişti.
HACI BEKTAŞİ VELİ
Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmet Yesevî’nin ya da onun halifesi Lokman Perende’nin müridi, Mevlâna ile Yunus Emre’nin çağdaşıdır. Anadolu Selçuklularına baş kaldırarak idam edilen (1240) Şiî-batınî inançlara sahip olan Baba İshak ile ilişkiler kurduğu da bilinmektedir. Baba İshak’ın idamından sonra onun müritleri Hacı Bektaş’ın çevresinde toplanmıştır. O devirde sayıları yüksek olan Şiî-batınî kesiminin Anadolu’da tutunmak için Sünniler tarafından saygı gören birisinin çevresinde toplanma ihtiyacında oldukları ve Hacı Bektaş’ı seçtikleri düşünülmektedir. Hacı Bektaş’a yakın olan Abdal Murat, Abdal Musa, Koyun Baba, Geyikli Baba gibi kimi sofilerin Sünnî akideye (İslamın inanç esaslarının tümüne) uygun eserlerde saygın kişiler olarak kaydedildiği görülür. Eflaki’nin Menakıbü’l-Ârifin adlı eserinde de Hacı Bektaş’tan saygıyla söz edilir. eş-Şekaik-i en-Numaniye ve Nefahat gibi eserlerde Sünnî bir veli olarak tanıtılır.
Hacı Bektaş-ı Veli hakkında; Sulucakarahöyük’teki toplumun içinde bir Türkmen şeyhi olarak mürşitlik (yol göstericilik) görevini sürdürdüğü, zaman zaman, bugün bir ziyaret yeri olan mağarada inzivaya çekilen, kimi kez ise köyün hayvanlarını otlatmak gibi günlük işlerle uğraşan biri olduğu yolunda menkıbeler çoktur. “Vilayetname”ye göre de Ürgüp yöresindeki Hıristiyanlarla sıkı ilişkiler geliştirerek onların İslâmiyet’i kabul etmelerine zemin hazırladı. Şamanist olan Moğolların Müslüman olmaları için de halifelerini Anadolu’nun her köşesine gönderirdi. Anadolu’daki Müslüman ve gayrimüslim topluluklar arasında bir yakınlaşma ortamının doğmasına önemli katkılarda bulundu.
Bu sırada Anadolu’da dinsel, ekonomik, askeri ve toplumsal bir kuruluş olan ve kendisinin de bağlı olduğu Ahilik ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektaş-ı Veli ve öğrencileri, Osmanlı sultanları tarafından da sevildi ve saygı gördü. O sıralarda kuruluş döneminde olan Osmanlı Devleti’nin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri olduğu kimi kaynaklarda belirtilir. Sultan Orhan zamanında oluşturulan “Yeniçeri Ordusu”na dua ederek, askerlerin sırtlarını sıvazlardı. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli’yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi yaşamını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektaş-ı Veli, yüzyıllarca Yeniçeriliğin piri, üstadı ve manevi koruyucusu olarak bilindi. Bu bağlılık ve yakınlık, Yeniçerilerin barış zamanındaki talimleri ve savaşlardaki gayret ve kahramanlıklarında çok olumlu sonuçlar verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi. Yeniçerilerin, dervişler gibi cihat arzusuyla dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedakâr oluşlarında, bu durum olumlu etkiler gösterdi.  
Hacı Bektaş, yine “Vilayetname”ye göre henüz çok küçükken, Kutbüddin Haydar’ı tutsak edildiği Bedehşan ilindeki düşmanların elinden kurtardıktan sonra Anadolu’yu irşad etmeye geldi. Mekke’ye gidip hacı olduktan sonra Necef ve Kerbela’yı ziyaret ederek tekrar Anadolu’ya döndü. Çepni oymağına mensup konargöçer birkaç evin kışlığı durumundaki Sulucakarahöyük’te bugünkü dergâhının bulunduğu yere ilk inziva yeri olan Kızılca Halvet’i yaptı ve mürit edinmeye başladı. Birçok halife yetiştirerek ölümünden az önce her birine icazetname (yeterlilik, diploma) verdiği söylenen Hacı Bektaş’ın kerametler göstererek öldüğü söylentileri de vardır. Türbesi, ölümünden sonra Hacıbektaş adını alan Nevşehir’in ilçesindedir. Bu ilçede her yılın Ağustos ayında anısına düzenlenen törenler içinde şiir ve öykü yarışmaları yapılmaktadır.
Hacı Bektaş’ın ölümünden sonra, Hacı Bektaş-ı Veli tekkesinin şeyhi olan Abdal Musa, Orhan Gazi’nin fetihlerine katılarak, onunla birlikte savaşmış ve Osmanlı gazilerine şeyhinin menkıbelerini anlatarak onu tanıtırmış. Bu süreç içinde Hacı Bektaş’ın menkıbeleştiği ve efsanevi bir kahraman haline geldiği düşünülmektedir
Hacı Bektaş’ın yazdığı ya da kendisine mal edilmiş olan halk şiiri formlarındaki şiirleri Alevi-Bektaşi edebiyatının belli başlı kaynaklarındandır. Arapça olarak yazılan “Makalât” adlı eseri, yeni katılanlar için bir el kitabı niteliği taşır ve Sünnî mutasavvıfların eserlerinden farklı fikirler içermez.
“Hacı Bektaş-ı Veli gerçekten bir yol gösterici ve yenilikçidir. ‘Eline, beline, diline dikkat et’ görüşüyle insanlığın yükseleceği inancını taşır. El, paradır. Onu her şeyden üstün tutanlar insanlıklarını kaybederler. Bel, şehevî arzulardır. Dil de sözler ve davranışlardır. Halkın büyük coşkunlukla söylediği, kendisine mal edilen şiirleri dışında, tasavvuf yollarını gösteren en önemli eseri Arapça Makalât’tır.” (Seyit Kemal Karaalioğlu).
ESERLERİ:
Makalât (Çev. ve yay. haz. Esad Coşan, 1987), Kitabü’l-Fevaid, Nesayih-i Hacı Veli, Risale, Tefsir-i Fatiha, Şathiye, Şerh-i Besmele.
KAYNAKÇA: Abdülbaki Gölpınarlı / Velâyetnâme-Menâkıb-ı Hacı Bektaş Veli (1958), Behnan Şapolyo / Mezhepler ve Tarikatler Tarihi (1964), Rüştü Şardağ / Her Yönü ile Hacı Bektaş-ı Veli (1989), İsmet Zeki Eyuboğlu / Hacı Bektaş Veli (1989), Fuat Köprülü / Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1993), Ahmet Yaşar Ocak / “Hacı Bektaş-ı Veli” (TDV İslâm Ansiklopedisi, c.14, 1996), Behçet Necatigil / Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (18. bas. 1999), TDOE – TDE Ansiklopedisi 2 (2002), İhsan Işık / Ünlü Fikir ve Kültür Adamları (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, 2013) - Encyclopedia of Turkey’s Famous People (2013). 



HACI BEKTAŞİ VELİ .




VELÂYETNÂME’YE GÖRE HACI BEKTAŞ VELİ


Hamiye DuraN1

ÖZET

XI-XII. yüzyıllarda Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda halka tarikatların umdelerini öğretmek üzere tarikat pirlerinin hayatları ve kerametleri etrafında teşekkül etmeye başlayan velâyetnâmeler, aynı zamanda kültür tarihimizin karanlık noktalarını aydınlatmada ve tarihî birtakım tespitlere ulaşmada kaynak niteliği taşıyan eserler olarak karşımıza çıkar.
Hacı Bektaş Veli’nin hayatı, erkânı, ayini, giyiniş tarzları, kerametleri ve yolu üzerine müritleri ve muhipleri tarafından bir araya getirilmiş menkıbelerin toplamı olan Velâyetnâme/ menâkıbnâme bu açıdan kıymetli bir eserdir. Biz de bu noktadan hareketle çalışmamızı Velâyetnâme ile sınırlayarak Velâyetnâme’nin kaleme alındığı dönemde halkın zihnindeki Hacı Bektaş Velî portresini ortaya koymak istedik.
Makalede Hacı Bektaş Veli’nin dış görünüşü, eğitimi, yaşadığı ve yetiştiği çevre ile veliliği üzerinde durulmuştur.
Anahtar kelimeler: Hacı Bektaş Veli, Velâyetnâme, Horasan, Anadolu, kıyafet

 HACI BEKTAŞİ VELİ

HACI BEKTASH VELI IN VELAYETNAME

ABSTraCT

Velayetnames (wardship: holiness for piety, virtue, etc.), emerged around 11th and 12th centuries, were the sources that lighted the dark corners of our cultural history, and helped to determine the spiritual history, included the miraculous lives of tariqat leaders. fte Velayetname, also known as menakıbname, that consisted of Haci Bektash Veli’s life style, his close friends and environment, his religios service, his types of costume, his miracles, narratives and anectodes as well as merits and virtues of his personage collected from his followers is an excellent work of art. fte aim of this article is to expose the valuable portrait of Haci Bektash Veli in the minds of those who lived when Velayetname was written. ftis study brings Haci Bektash Veli’s appearance, his education, his environment and his teachings into light.

Key words: Haci Bektash Veli, Velayetname, Horasan, Anatolia, Costumes.
1 Yrd.Doç.Dr., Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, hamiye@gazi.edu.tr.





GİRİŞ

Tarikatların gelişmesi, yaygınlaşması ile müritlerin yetişmelerine katkıda bulunmak gibi gayelerle kaleme alınan velâyetnâmeler, velilerin, Kur’an ve hadis temeline dayanılarak anlatılan kerametleri ile birlikte, İslâm öncesi devirlerin yadigârı bazı efsane ve mit motifleri de eklenerek zenginleşmiş eserlerdendir.
Dokusu, meydana getirildiği cemiyetin örf, âdet, gelenek ve bunlarla bağlantılı bilgi, duygu, düşünce, davranış kalıpları ile sembolleşen değer yargılarına ve devrinin dinî, iktisadî, kültürel yapısına ait unsurlar ile örülmüş olan velâyetnâmeler içinde Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesi Türk menkıbe geleneği içerisinde müstesna bir yeri olan eserlerden biridir (Duran, 2007).
XI-XII. yüzyıllarda Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda halka tarikatların umdelerini öğretmek üzere tarikat pirlerinin hayatları ve kerametleri etrafında teşekkül etmeye başlayan velâyetnâmeler, aynı zamanda kültür tarihimizin karanlık noktalarını aydınlatmada ve tarihî birtakım tespitlere ulaşmada kaynak niteliği taşıyan eserler olarak karşımıza çıkar.
Velâyetnâmeler, elbette ki modern manada tarih kitapları değildir. Bu açıdan baktığımızda manzum veya mensur tarih kitapları da aynı durumdadır. Ancak bu tür eserler yukarıda da belirttiğimiz gibi bazı efsane ve mit motifleri ile süslenmiş olsa bile üretildikleri ve tüketildikleri çevrelerde tıpkı mitler gibi gerçek kabul edilirler ve söz konusu kişilerin tarihi olarak nesilden nesile aktarılırlar. Yani temsil ettiği gelenek içinde gerçektirler (Seyidoğlu, 1995:6).
Velâyetnâmeler aynı zamanda çevresinde oluştukları kişiler hakkında, içinde oluştukları toplumun görüş ve kabullerini aktarmaları açısından da büyük önem taşırlar. Bir şahsın hakkında görüş belirtirken esas alınacak temel nokta elbette onun eserleridir. Ancak söz konusu kişinin çevresinde ve devrinde nasıl görüldüğünü, algılandığını göstermesi bakımından bu tür eserlerin önemi büyüktür.
Hacı Bektaş Veli’nin hayatı, erkânı, ayini, giyiniş tarzları, kerametleri ve yolu üzerine müritleri ve muhipleri tarafından bir araya getirilmiş menkıbelerin toplamı olan Velâyetnâme/ menâkıbnâme bu açıdan kıymetli bir eserdir. Biz de bu noktadan hareketle çalışmamızı Velâyetnâme üzerine oturttuk.
Velâyetnâme, Hacı Bektaş Veli’nin kimliği ve tasavvufi yaşantısı hakkında -Menâkıbu’l- Kudsiyye (Ocak, Erünsal,1995: Beyit 1994-2011), Menâkıbu’l-Ârifîn (1959:370-450), Âşıkpaşazâde Tarihi (Hz. A. Nihal Atsız, 1332:195-197) gibi kısa bilgiler veren eserler dışında en kapsamlı bilgi sunan eserdir ve kütüphanelerde ve şahıs ellerinde yüzlerce nüshası mevcuttur.
Bilindiği üzere Hacı Bektaş Veli tarihî bir şahsiyettir. Ancak tarihî kaynakların yetersizliği sebebiyle Veli’nin ailesi, çocukluğu ve yetişmesi ile ilgili bilgiler ancak Velâyetnâme’den edindiğimiz kadardır. Bununla beraber onun Horasan’ın Nişabur şehrinde doğup yetişip daha sonra Anadolu‘ya geldiği kesindir (Aşıkpaşa-zâde, 1985: 195). Hem tarihî kaynaklara
hem de Velâyetnâme'ye göre Hacı Bektaş Veli Melâmetilik gibi büyük ve ince bir tasavvuf mektebinin merkezlerinden biri olan Nişabur’da (Ocak, 2009:48) yetişmiş, daha sonra irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere Anadolu’ya gelmiştir. Veli’nin Nişabur’daki hayatıyla ilgili elimizde en azından şimdilik Velâyetnâme dışında hiç bilgi yoktur. Nesebi, doğumu, eğitimi, veliliği gibi konulara geçmeden önce Veli’nin dış görünüşü ile ilgili veriler nelerdir onlara bakmak istiyoruz.
Velâyetnâme’de Veli’nin kıyafetleriyle ilgili olarak kırmızı zemiyyet, alaca Arabistan abası, melefe, hırka, kemer, cümcüme, pavzar veya pauzar, yen, etek, Arabistan kerrakesi, kızıl zemiyyet gibi giysilerden bahsedilmektedir. Karaöyük'e gelip yerleşmesinin anlatıldığı bölümde “Hacı Bektaş (K.S.A) irişi geldi mübarek başında kırmızı zemiyyeti varıdı mübarek arkasında alaca Arabistan abası varıdı denilmektedir” (s.214). Hacıbektaş nüshasında ise “Hünkar Ululuğınun başlarında Kızıl zemiyyet varıdı eginlerinde alaca Arabistan kerrakesin giyerlerdi” şeklindedir ( HB54a). Kerrake “Eskiden ilmiye sınıfından olan kimselerin giydikleri yünden yapılmış hafif ve dar bir üstlük” manasına gelmektedir (Türkçe sözlük 2000:1634; Kâmûs-ı Türkî 1313:1154). Zemiyyet de zemmiyye şeklinde yazılıp okunan ve başlık etrafına sarılan bir çeşit sarığın adıdır (Larus, 1973:630). Buna göre Veli, Anadolu’ya gelişi sırasında Arabistan abası da denilen ve ilim sınıfından kişilerin giydiği bir kıyafet giymektedir. Seyyid Gazi’nin mezarını ziyarete giderken kendisini misafir eden bir dervişin kendisinden bir armağan istemesi üzerine “Hünkar Varlığı onu tesella-yı hatır idüp mübarek başından zemiyyeti ve meyanından kemeri ve ayaklarından cümcümelerin çıkarup ol kimseye sunuvirdi” denilmektedir (s.345). Yine Hünkar’ın bir çobanı Frengistan’a attığı bölümde gizli Müslüman keşişin yadigâr istemesi üzerine sırtından melefesini (iç gömlek) çıkarıp kendisine gönderdiği anlatılmaktadır (s.305). Özellikle Hacı Bektaş Veli’nin hırkasını yakarak orman oluşturması menkıbesinde de geçen hırka, önemli bir giysidir. “Coşarak semaya başladı. Ateş etrafında kırk kere dolandılar. Sonra Hünkar Hacı Bektaş Velî sırtından hırkasını çıkarıp ateşin üzerine attı. Hırkanın küllerini havaya savurdu. Bu külün düştüğü yerlerde ağaç bitsin. Kıyamete kadar tükenmesin.” dediği ve bu yüzden o dağa “Hırka Dağı” denildiği (s.297) yine başka bir menkıbede ölüyü hırkasının içine alarak dirilttiği anlatılmaktadır (s.529). Hırka bir giysi olmaktan öte “çehar alâmet“ denilen velilik alâmetlerinden birisidir. Hırka, elifî başlık, sofra ve çerağla beraber Ahmed Yesevî tarafından kendisine sunulmuştur (s.158). Hırkasının yenlerinin olduğunu da çeşitli vesilelerle görmekteyiz. “Hünkar Varlığından nişan istediler. Mübarek yenlerini silkiverdi. Üç balık düştü (s.325). Bir kalender dervişi olduğu düşüncesine delil olarak gösterilen (Ocak, 1992: 206) ve çırçıplak bir abdal olarak tasvir edilmesine sebep olan aşağıdaki dizeler eserde Yesevî dervişlerinin Hacı Bektaş’a haset ettiği bölümde karşımıza çıkmaktadır.
Bunca vaktin idevüz er hidmetin Görmedük itmedi bize himmetin Geldi bir çıplak abdâl hâr (u) zâr Milkün ıssı didi bu durur Hünkâr






Elli altmış yıl ola her birimüz Hidmetin idevüz cevân (ü) pîrimüz İtmeyüp biri birimüz ihtiyâr
Şimdi gelen çıplağa dir hem Hünkâr Bunamışdur Ahmed-i Yesevî
Kim ider çıplak ere böyle sevi
Terk idelüm hizmetin gelmez kerem Hâcı Bektâş yiter ana pîş-kadem Böyle diyüp incinür dervîşleri Hizmet itmez kaldı tekye işleri
Bu hased müşkil dürür ey nîk-rây
Vay hasûdun cânuna hayf ola vây (HB:18b)


Veli’nin nev-cevan, Yesevî’nin ise pîr olarak tasvir edildiği bukısımdiğernüshadaşuşekildedir.
Elli altmış yıl ola her birimüz Hıdmet idevüz cevân u pîrimüz Pîrimüz itmedi hiç i’tibâr
Geldi bir uryan abdâl hâr u zâr
…….
Bunamışdur Hâce Ahmed Yesevî Şimdi gelen çıplağa ider sevi (s.125)

Burada geçen uryan ve çıplak kelimeleri bağlam içinde sözlük anlamı ile kullanılmamaktadır. Kanaatimizce bu kelimelere ancak garip, fakir, zavallı, tek gibi anlamlar verilmelidir. Şu ana kadar verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere Hacı Bektaş Veli çıplak bir Kalender dervişi değil aksine ilim sahibi olan ve o şekilde giyinen bir veli olarak karşımıza çıkmaktadır.
Hacı Bektaş Veli’nin şekil ve şemali ile ilgili bilgiler ise neredeyse yok denecek kadar azdır. Sadece doğumu sırasında kendisinin ayın on dördüne benzediği ve yüzünün nurundan âlemin aydınlandığı şeklinde bir tasvir (s.77) ve ilerleyen bölümlerde de mübarek vücud-ı şeriflerinden nurlar çıktığına dair masalımsı bir anlatım görülmektedir. Ol iki la’l-i kevser- feşanların; dudaklarını devamlı hareket ettirdiği ve altı ay sonra şehadet parmağını kaldırarak kelime-i tevhidi “eyitdi kim eşhedü en lâ ilâhe illallâh vahdehu lâ şerîke lehu ve eşhedü enne Muhammedün abdühü ve rasûlühü” söylediğinden bahsedilmektedir. Yeri gelmişken Hacı Bektaş nüshasında kelime-i tevhidin sonunda var olan “ve eşhedü enne aliyyen velîyu’llâh”
(HB:7b) şeklindeki ekleme, baktığımız yaklaşık on beş kadar nüshada bulunmamaktadır. Kanaatimizce bu durum fanatik bir taraftar gibi görünen müstensihle alakalı olmalıdır. Velâyetnâme’de Hacı Bektaş Veli’nin çehar darp (Ocak,1992:206) olduğuna dair herhangi bir bilgi de yoktur. Sarı’ya ve halifelerine “sengi ve tığı getirip başımızın muyun indirin“ (s.322-493) şeklindeki bilgi dışında eserde kaş, bıyık ve sakalının kazınmış olduğuna dair bir bilgi de yoktur. Aksine Molla Sâdettin ile Nurettin Hoca’ya gösterdiği kerametleri anlatan bölümde tırnak ve bıyıklarını uzamış gösterdiği fakat aslında öyle bir âdetinin olmadığından bahsedilir (s.234-437). Fizikî görüntüsü ile ilgili olarak elinin ayasında ve alınlarında yeşil bir beni olduğu dışında bilgi yoktur (s.89).
Velâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu, büyüdüğü ve yetiştiği çevre Horasan- Nişabur, olgunluk dönemi ve irşat faaliyetlerini yürüttüğü çevre Anadolu-Sulucakarayük’tür. El-Horasanî lakabından da anlaşılacağı üzere Horasan’ın Nişabur şehrinden olduğu kesindir. İlk Osmanlı târihçilerinden olan Âşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgiye göre Hacı Bektaş Veli kardeşi Menteş’le Horasan’dan kalkmış, Anadolu’ya gelmiş ve Suluca Karaöyük’e yerleşmiştir (1985:195). Fakat doğduğu, yetiştiği, zahirî ve batınî eğitimini aldığı, fikirlerinin şekillendiği ve ömrünün kırk yılını geçirdiği Nişabur’daki dönem bizim için -en azından şimdilik- hâlâ karanlıktır. Ancak kısaca döneme baktığımızda Tahirîler zamanında çok zengin olan Horasan, sırasıyla önce Gaznelilerin sonra 1046’da Selçukluların, 1153’te Oğuzların eline geçmiştir. Bu yüzyıllarda Nişabur, Tus, Herat iktisadî gelişmişliğin yanı sıra dinî, tasavvufi, ilmî ve edebî olarak da inkişaf etmiştir. Harizmşahların hüküm sürdüğü sıralarda 1220’de Cengiz istilasına maruz kalmış, özellikle Nişabur ve Merv’de katliamlar korkunç boyutlara ulaşmıştır. Moğol istilasıyla bölgedeki şehirli unsurlarla birlikte âlim, fazıl, kâmil derviş, zenaat sahibleriyle beraber ilim, sanat ve edebiyat merkezleri de Anadolu‘ya akmıştır. Hacı Bektaş Veli de bu gruplarla Anadolu’ya gelenler arasındadır. Yukarıda kısaca bahsettiğimiz yetiştiği çevre ve çağdaki gelişmişlik düzeyi ve Velâyetnâme’de hem imam soyundan hem de sultan evladı olarak tanımlanan Veli’nin meczup bir derviş olma ihtimali bizce ortadan kalkmaktadır (Duran, 2009:265).
Hacı Bektaş’ın sultan çocuğu olması meselesine gelince: Musa-yı Kâzım katledildikten sonra İbrahimü’l-Mücab Nişabur’a gidiyor, padişah seçiliyor. O da öldükten sonra yerine oğlu Musa-yı Sani geçiriliyor. Musa-yı Sani’nin ölümünden sonra devlet ricali yerine oğlu Seyyid Muhammed İbrahim-i Sani’yi devletle tahta geçiriyor.
Velâyetnâme’ye göre; Hacı Bektaş Velî Horasan Sultanı İbrâhimü’s-Sânî Seyyid Muhammed ile Nişaburlu Şeyh Ahmed adlı âlim bir zâtın kızı olan Hâtem (Hatme) Hatunun evliliklerinden yirmi dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (s.62-77). Babasının ölümünden sonra saltanatı kabul etmeyip amcası oğlu Seyyid Hasan’a bırakmıştır.
Bilindiği gibi peygamberler, siyasi, ilmî ve manevi otoritelerin hepsini kendilerinde toplarlar. Hem İslâm devletinin başkanı sıfatıyla siyasi otoritenin temsilcisi hem ibadet, itikat ve muamelat gibi dini konulardaki problemleri çözen ilmî otoritenin başı hem de tebliğ ve irşad hizmetini ifa eden manevi otoritenin mümessilleridir (Yılmaz, 1997:20). Durum böyle
olunca halife ve imamların durumu da aynı olacaktır. Kanaatimizce İmam soyundan gelen Veli’nin de sultan evladı olması ihtimali bu açıdan yanlış olmaz.
Velâyetnâme, Hacı Bektaş için şu şecereyi vermektedir: “Hâcı Bektaş, Seyyid Muhammed İbrâhimü’s-Sânî, Mûsâyü’s-Sânî, İbrâhim Mükerremü’l-Mücâb, Mûsâ-yı Kâzım, İmam Cafer-i Sâdık, İmam Muhammed Bâkır, İmam Zeyne’l-Âbidîn, İmam Hüseyin Velî, Emirü’l- Mü’minin Ali (s.61-110). Prof. Dr. Esad Coşan, Hacı Bektaş’ın seyyid olabileceği hususunda şunları söylemektedir:
“Velâyetnâme ve diğer kaynaklar Hacı Bektaş’ı baba tarafından Hz. Ali soyuna mensup sayarlar. H.744/1343’te ölen al-Vâsıti, eserinde ondan Seyyid diye bahsetmektedir (s.47). Bu, Hacı Bektaş’ın ilk zamanlardan itibaren Hz. Peygamber soyundan sayıldığını göstermektedir.”
Eserde yine sultanlığı bıraktıktan sonra “kendisi halvet ve uzleti” seçti denmektedir (s.94). Kendisine Kutbu’l-aktablık mertebesi verilip Anadolu’ya gönderilmeden önce kırk yıl boyunca zamanının gece gündüz oruç, namaz, ibadet, taat, zühd takva ve salih amelle geçirdiği ifade edilmektedir (s.94).
Buraya kadar verilen bilgiler ışığında Velâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş Veli’nin sultan evladı ve Seyyid olduğunu, kendisinin devlet adamlığını istemeyip halvet ve uzleti seçtiğini görmekteyiz.
Hacı Bektaş Veli’nin çocukluğu ile ilgili olarak çok az bilgi bulunmaktadır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi dünyaya geldikten sonra annesinin sütünü almamış, ağzından çıkan ilk kelime, kelime-i tevhid olmuş, bu, onun velayet sahibi olacağına delil olarak görülmüştür. “Veli mutasarrıf olmaklığun nişânıdur eyittiler bu tıfl sâhib-velâyettir“ (s.77).
Çocukluk dönemiyle ilgili eserin “Hacı Bektaş Veli Hazretinün Evsâf-ı Hamîdeleridür“ başlıklı kısımda ’çocukluk çağlarında hiç bir zaman çocuklara karışıp oyunla meşgul olmadı, yukarıda anlatıldığı gibi kendisinden türlü hâller ve türlü kerametler göründü. Mübarek ağzından hikmetli sözler işitilirdi’ denilmektedir (s.93).
Hacı Bektaş Veli’nin eğitimebaşlamayaşıdörttür. Buyaşageldiğindebabasıonailimöğretmek üzere muallim arar. Kendisine Ahmed Yesevî halifelerinden Lokman Perende -âlim, kâmil ve velâyet sahibi- tavsiye edilir. Hacı Bektaş, eğitimine başlar. Eserde hünkar ve hacı lakaplarının verilişi Lokman Perende ile ilgili olarak yer almaktadır (s.82-85). Eğitimi sırasında birtakım kerametler göstermiştir. Bunlardan biri Hz.Muhammed Mustafa ve Hz. Ali’nin kendisine zahir ve batın ilimlerini öğretmeleridir (s.82). Hacı Bektaş Veli çocukluğundan itibaren, icazet alıp Anadolu’ya gelişine kadarki olan sürede yani kırk yaşına kadar üst düzey bir eğitim almıştır. Büyük bir kültür çevresinde yetişmiş olması, Arapçayı bilmesinden dolayı ana kaynaklara vukufiyetinin olması, Anadolu ve Anadolu dışına taşan tesirleri bunu açıkça göstermektedir.

Velâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş Veli’nin (çocukluk çağında) Ahmed Yesevî ile ilk irtibatı dervişi Lokman Perende vasıtasıyladır. Bu da bize onun yetişmesinde Yesevî tesirini göstermektedir. Eserlerindeki sistem de bunu teyit eder durumdadır.
Velâyetnâme, Yesevî ile Hacı Bektaş Veli’yi Yesevî’nin manevî oğlu Kutbeddin-i Haydar’ı kurtarması ile ilgili olarak karşı karşıya getirir. Yesevî Bedehşan halkına zulmeden kâfirlerin üzerine manevi oğlu Haydar’ı gönderir. Fakat Haydar’ın ordusu yenilir, kendisi de esir düşer. Müslümanlar tekrar yardım talep ederler. Bunun üzerine Şeyh, âlemlerin kutbunun yüzü suyu hürmetine Tanrı’dan yardım diler. Hızır vasıtasıyla bu talep Hacı Bektaş’a iletilir. O da hemen Türkistan’a Yesevî’ye gelir (s.121). Nihayet Haydar kurtarılır. Bedahşan halkı Veli’nin gösterdiği kerametler sonucu Müslüman olur.
Eserde Yesevî, Hacı Bektaş ile karşılaştığı vakit oldukça ileri yaştadır.
Bir yana kendüzi dahı oldı pîr
Ata binüp idebilmez dâr u gîr (s.121,beyit:8) Hacı Bektaş ise gençtir.
Cümle bendin açdı anun ol hümâm Karşu turup Haydâra virdi selâm Hâsta hâl olmış yaturdı ol zamân
Gözin açdı gördi kim bir nev-civân (s.126, beyit:70)

Geldi tâkim bir Hızır yüzlü civân
Ağzıyarın başıma sürdi hemân (s.130, beyit:100)
Velâyetnâme’nin verdiği bilgiler içinde en çok tartışılanlarından biri Yesevî ile Hacı Bektaş’ın karşılaşmış olamayacağı idi. Şeyh’in ihtiyar, Veli’nin de genç olması ve Ocak’ın Üsküp’te sunmuş olduğu bildiride vermiş olduğu bilgiler bunu mümkün kılmaktadır.
Ocak, “Son yıllarda Ahmed-i Yesevî’nin ölüm tarihinin aslında bugüne kadar sorgusuz sualsiz kabullendiğimiz 1167 olmadığı, 13. yüzyılın ilk çeyreğinde henüz hayatta olduğu, dolayısıyla Hacı Bektaş Velî’nin onun müridi olabileceğine dair yeni bir yaklaşım ortaya atılmıştır. Orta Asya’da İslam’ın yayılış tarihinin Amerikalı ciddi bir uzmanı olan Devin DeWeese’in bu yeni yaklaşımı ayrıca, Fuat Köprülü’nün İlk Mutasavvıflar’ındaki yaklaşımını destekler bir tarzda, Ahmed Yesevî’nin ve Yesevîliğin tam anlamıyla Sünnî bir tarikat olduğunu da ileri sürmekte“ şeklinde bir bilgi vermektedir (2009:49). Bu bilgi aynı zamanda kutbu’l-aktablık mertebesinin Veli’ye geçip velilik işaretleri olan cihaz fahrını (çehar alâmet) kendisine verdiği ve Anadolu’ya gönderdiği şeklindeki bilgilerin doğru olabileceğini de düşündürmektedir. Maksadımız Velâyetnâme’deki bilgilerin doğru olduğunu söylemek değil, külliyen reddetmeden hele de tarihî kaynakların yetersizliği durumunda dikkate alınması gerektiğidir.
Hacı Bektaş Veli, olgunluk döneminde Anadolu’dadır ve veli kimliği ile karşımıza çıkmaktadır.
Hacı Bektaş Veli Türkistan’a gidip velilik alametlerini aldıktan sonra Anadolu‘ya doğru yola çıkar. Önce hacca gitmeye niyetlenir. Çölü geçtikten sonra Kürsitan (Kurdistan) adlı bir yere gelir. Necef’te bir erba’in çıkardıktan sonra Beytu’llâh’a gelir. Orada üç yıl kalır. Sonra Medine-i Münevvere’ye gelen Veli, sırayla Halilü’r-Rahmân’a, Şam’a, Halep’e Kilis’e Antep’e Elbistan’da Ashabu’l-Kehf’e, Bozok tarafından Kayseri’ye Ürgüp’e oradan da Üç Hisar ve Açık Saray üzerinden Suluca Karayük’e gelir. (s.165-170). Biz “hacı” olarak anılmasının sebebinin kerametle ilgili olarak değil de gerçekten hacı olmasına bağlanması gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca Esat Coşan’ın Makâlât’ta hacla ilgili canlı malumat verildiğini söylemesi de bizim bu fikrimizi teyit etmektedir.
Hacı Bektaş Veli, Suluca Karaöyük’e kadarki süreçte bulunduğu veya ziyaret ettiği yerlerde ibadetle meşgul olmuş, çeşitli kerametlerle halkı kendine muhip etmiştir. Eserde Anadolu’ya gelişini Kadıncık müjdelemiştir. Anadolu’daki ilk müritler de Kadıncık (Kutlu Melek) ile eşi İdris’tir (s.174-225).
Veli’nin yaşadığı dönemde Kırşehir, Gülşehir, Konya, Kayseri gibi yerlerin Anadolu’nun kültür merkezleri olduğu, bünyelerinde sayısız âlim, fazıl, kâmil, müftü, müderris bulunduğu görülmektedir (s.385). Moğol istilasıyla Horasan ve civarındaki şehirli unsurların Anadolu’daki bu merkezlere gelerek buraların inkişafında etkili oldukları bilinmektedir.
Veli’nin sadece ortalama Türkmen halkı arasında değil, aynı zamanda âlim şahıslarla da irtibatta olduğunu gösteren en önemli menkıbelerden birisi âlim olan Molla Sâdettin ile ilgili olandır. Molla Sâdettin, Aksaray’da ikamet eden yanında sürekli ders gören dört yüz kadı adayı bulunan ve fetvası yürüyen bir müderristir (s.426).
Velâyetnâme’de Molla Sâdettin’in Hacı Bektaş’a veli demesi yanındaki danişmentlerin hoşuna gitmez. “Ey Hoca olmaz işi bırak. Bid’at ehline veli deyip duruyorsun onda velayet ne gezer. demesi üzerine Molla Sâdettin "Ben onda velayeti gördüm" diyerek Hacı Bektaş’ı ziyarete gitmek istediğini söyler. Dört yüz danişmentten otuzu istemeyerek de olsa onunla gittiler. Veli ile aralarında (s.461) İslâmın şeriatla ilgili konularında pek çok konuşma geçen ve velinin kerametlerini gören Said malını mülkünü terk edip dervişliği seçer, Hünkar’a bi’at eder (s.462). Molla Sâdettin on sekiz yıl Hacı Bektaş’ın hizmetinde bulunduktan sonra kalbine vesvese düşer ve "Bunca ilmim ve hünerim vardı. Bir derviş bana hepsini terk ettirip beni kendine kul etti. Hiç bir şekilde elinden kurtulamıyorum" diyerek çatıdan loğ taşını (yuvak) Veli’nin üzerine bırakması ve Veli’nin "Said yüzün kara olsun. Yetmiş kere rahmet suyula yıkadım, dişlerinden mürekkep karasını çıkaramadım." demesi Molla’nın eğitimini göstermesi açısından önemlidir (s.466)
Ayrıca “O vakitler Hacı Bektaş’ın huzurunda üç yüz altmış halife hazırdı. Fahrın bütün kuralları icra oluyordu. Öyle ki anlatmak mümkün değil” sözü Veli’nin o zamanki nüfuz ve durumunu göstermektedir. Velâyetnâme’de ayrıca “Hazreti Hünkar’ın Makâlât’ını Türkçeye
tercüme etti. Bundan başka çok ince esrarlı şiirler söyledi ki büyük ve muteber bir divan oldu” (s.481) şeklindeki açıklama hem Veli hakkında hem de Molla Sâdettin hakkında fikir vermektedir. Makalenin hacmini artırmamak için Anadolu’da otuz altı yıl içinde otuz altı bin çerağ uyandırıp otuz altı bin halife diktiğini söyleyerek sözü burada bitiriyoruz. (s.557)
Sonuç olarak Hacı Bektaş Velî’nin hayatı, erkânı, ayini, giyiniş tarzları, kerâmetleri ve yolu üzerine bilgiler veren Velâyetnâme ve içinde mitolojik unsurlar bulunan benzeri eserler tamamen gerçeklerden ari değildir. Eserde Hacı Bektaş Veli çıplak bir kalender dervişi değil aksine ilim sahibi olan ve o şekilde giyinen ve hem Türkmen halkı hem de âlimler arasında itibarlı konumda olan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır.
HACI BEKTAŞİ VELİ 

KAYNAKÇA
AŞIKPAŞAOĞLU Tarihi (1985).(Haz. A. Nihal Atsız), Ankara, Kültür ve Turizm Bak. Yay. COŞAN, Esad (1986). Makâlât, Ankara, Seha Neşriyat.
DURAN, Hamiye (2007). Velâyetnâme,  Ankara, Türkiye  Diyanet Vakfı Yay.
DURAN, Hamiye (2009). Nişabur’dan Suluca Karaöyük’e Hacı Bektaş Veli’nin İzinden, III. Uluslararası Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu, 30-31 Ekim Üsküp\Scopje.
ERÜNSAL, İsmail E. ve Ocak, A.Yaşar (1995). Menâkıbu’l-Kudsiyye fî Menâsibi’l-Ünsiyye, Ankara, TTK yay.
EFLÂKÎ, (1959). Menâkıbu’l-Ârifîn, Çev. Tahsin Yazıcı, Ankara, TTK Yay. NOYAN, Bedri (1986). Hacı Bektaş Veli Velâyetnâmesi (İlk Velâyetnâme), Aydın.
SEYİDOĞLU, Bilge (1995). Mitoloji, Metinler-Tahliller, Kayseri, Bizim Gençlik Yayınları. OCAK, A.Yaşar (1992). Kalenderîler (XIV-XVII. Yüzyıllar), Ankara, TTK Yay.
OCAK, A.Yaşar (2009). Hacı Bektaş Veli: Kaynaklar, Yeni Sorular, Aranan Cevaplar, III. Uluslararası Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Sempozyumu, 30-31 Ekim Üsküp\Scopje.
LARUS, el-Mucem el-Arabî el-Hadis (1973), Paris.
YILMAZ, Kâmil (1997). Tasavvuf Meseleleri, İstanbul, Erkam yayınları.


NOT: Metin içindeki sayfa numaraları “Duran, Hamiye (2007). Velâyetnâme, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.” künyeli esere aittir.
HB: Hacı Bektaş Müzesi’nde 120 numarada kayıtlı velâyetnâmenin kısaltmasıdır.
HACI BEKTAŞİ VELİ




N